![]() |
|
Spaces home ۩۞۩๑...Hücremde Agustos ...PhotosProfileFriendsMore ![]() | ![]() |
|
۩۞۩๑...Hücremde Agustos Sicagi, Eylül Sabahi...۩۞۩๑ღ ♥..Hücreme hos geldiniz..♥ ღ
..Insanlar kendi icinde kaybola bilirmi? Soguk ve eski bi labirent gibi cikisi aramak.. Hemde kendi icinde, en iyi bildigi yer.. insanin kendisi..
Kendi icinde cok dolananlar mi schizofren olanlar.. Bide icine dogru yolcugula cikanlar var, hani artik parayi nereye harciyacagini sasirip sözde ''kendini bulma'' adina dünyayi dolasanlar.. Halbuki insan dünyayi dolastimi bir sebep yüklememeli buna bence.. Kendini kendi bedeninde bulamiyan, dünyanin o ucsuz bucaksiz derinliginde nasil bula bilirki?
Insanin kendini tanimasi cok önemli bisey.. En azindan kendisile ilgili birkac sey bilmesi, neleri sevip neleri sevmedigini iyi ayirt ede bilmeside önemli.. kendine iyice yabancilasmamak icin.. ve bazen his etmeli birseyler en gerceginden, duygularinin körelmemesi icin....
TerapiEfendim, bilindigi gibi “Zam, zulum, fasizm ve savas” gunlerinin en onemli olgusu “Terapi”dir. Derdiniz mi var, terapi! Karniniz mi agriyor, paraniz mi yok, Israil Lubnan’a mi girdi, Filistinliler birbirlerini mi yiyorlar, Kurtler hala birlesemediler mi, yine terapi. Sevgiliniz sizi terk mi etti, cocuklar evde sorun mu cikariyorlar, patronunuzla araniz bir turlu duzelmiyor mu, isiniz mi yok, evde can yoldasi bir kadin degil, bir dirdir yumagi mi dolasiyor…Terapi! Bir terapi yapiyorsunuz, butun sorunlarin canina okuyorsunuz.
En iyi psikolojik terapi konusarak yapilir. Konusabilmek icin de oncelikle iyi dinleyebilecek birini bulmak gerekiyor. Diyelim yukaridaki sorunlarin hepsine ve arti daha bir coguna sahipsiniz. Ay basi yaklasiyor, kirayi odeyemeyeceginiz yuzde yuz belli. Bankadan da protestoyu yiyeceksiniz, bu da kesin. Borc aldiginiz kisileri gormemek icin artik kacabileceginiz bir sokak da kalmadi. Kendinize karsi bir pislik yapmamak icin firladiniz sokaga, bir parkta gezinirken cok sevdiginiz bir arkadasinizin bir bankta oturdugunu gordunuz ve hemen pupa yelken yanastiniz iskeleye, okkali bir “Merhaba” cektikten sonra hic sormadan yanina oturdunuz. “Yav ne iyi oldu da sana rastladim. Canim cikiyordu yalnizliktan. Nasilsin?” “Iyi degilim.” Bu baslangic terapiye uygun bir baslangic degil. Yeniden denemeli. “Iyisin iyi, turp gibi gorunuyorsun.” “Iyi degilim dedimse iyi degilim demektir, anladin mi?” “Iyi ama neden iyi degilsin birader. Isin var, esin var, asin var!” “Var ya, vaaar! Keske hic biri olmasaydi da basimi dinleyebilseydim.” “Hayrola yaramaz bir durum mu var?” “Yarayan ne ki birader? Bizim buyuk oglani biliyorsun, okuttuk, adam ettik, gitti doktor muayenehanesi acti, evlendirdik…Ben bu kiz sana yaramaz, bunun gozu yukseklerde dedim, inanmadi. Kadin, sadece ver ve getir sozcuklerini biliyor, istemenin disinda hayatta hicbir sey ogrenmemis. O istedikce bizimki ikiletmeden koyuyor karsisina ne istediyse. Sonra oglan nasil yaptiysa doktor olarak calistigi hastahanenin kasasini soydu. Iceride simdi.” “Gecmis olsun, ne diyeyim?” “Gecmis olsun ya… Annesi de beni birakti. Artik hayatini yasayacakmis. Ulan ellisine bastin, sende hayat mi kaldi, bir dusunsene? Yok, simdilerde yaygin ya bu ozgur yasam hikayesi, ona tutuldu. Bu fikri bizim kucuk kiz takti onun aklina. Bir sabah cantasini alip giderken bir erkegin otuz yil kahrini cekecegime, kisa yasar ama dolu yasarim, diye de basti narayi. Mahalleye rezil olduk.” “Demek kucuk kiz da gitti?” “Gitti ya. Ben zaten telef olmusum. Mide delik, kalp yorgun, prostat siskin, bagirsaklar calismiyor, nefes darligi cokmus umugume…” “Yav soyle bir silkinsen, bir terapiye gitsen…” “Birak lan o terapi ayaklarini. Deli miyim, manyak mi? Kendi derdime daldim, seni unuttum. Nasilsin, nereye boyle sabah sabah?” “Hic, azicik kendimi oldurecektim. Seni gorunce vaz gectim” dedim, “Bak konustuk, konusunca acildim. Benden dertlileri de varmis, nerden bileyim? Sen de git birini bul, konus biraz. Inan acilirsin. Hadi bana eyvallah. Eve gideyim de kendime bir mercimek corbasi pisireyim. Bir avuc kalmisti herhalde. Kalmadiysa da icine biraz bulgur, biraz pirinc katarim… Yav cok uzuldum durumuna. Istersen kalk gidelim, birlikte yiyelim corbayi, acilirsin!” Terapi iyidir, konusmak daha iyidir. “Basimi dayayip aglayabilecegim bir omuz olsaydi” diye evde durup sizlanacaginiza, omuz arayin disarida. Sizi bir parkin kosesinde bekleyen ve terapiye ihtiyaci olan bir dostunuzla mutlaka karsilasacaksiniz demektir. Cikin disariya. Terapi cikmak ve cikarmakla baslar. Cikarin neyiniz varsa… Ama sakin ustunuzdekilere dokunmayin! O zaman isler hepten karisir. ![]() Alev AlevGecelerdir, istemsiz ask gibi sarilip kulaklarimda cinlattigim tinidir.
Ben yolumda ilerliyorken ve memnun gibi de gorunuyorken ustelik halimden, neden ciktin ki karsima?
Bir ögle sonrasi, ustelik divane gibi ozlemekte oldugum bir yeryuzu harikasinda..
Masmaviydi her yer. Sardunya kokuyordu buram buram.
Siyah bir kanadin bir digeriyle eszamanli cirpinisiydi sanki gogsumun sol yani...
Sesler ugulduyordu kulaklarimda; marti, dalga, ruzgar, firtina, karga, tekne, gemi sesleri..
Gogunde asmalarin mesk ettigi icinden gectigim sokak, soguyuverdi.
O da benim icimden gecmekteydi simdi...
Gulumsemen kalmis aklimda.. Tam da tekrar aydinlatsa yuzumu diye tutunmusken bir utopyaya, cikiverdin karsima. Neden baktin gozlerime? Görebildin mi bari, o an gozbebeklerimden gecirdiklerimi.. Firtinada yok olmakti aslinda istegim..
kaybolabilmek buralarda! sonsuza dek, bir daha kat'a bulunmamacasina...yine beceremedim, gozlerim ele verdi.
Utangac bir cocuktum simdi karsinda, soguktan morarmis ellerini ovusturan.
Bir adim ileri, iki geri seklinde durmaksizin volta atan, ne kadar kacirmak istese de bir turlu gozlerini bir cift yesil bosluktan alikoyamayan..
isinmisti ellerim. yaniyordum hatta!!
Sarkin calindi kulagima. alev alevim artik.. tozuna dumanina hasretim ustelik!!
Sense, baska bir sehirde. baska bir alevde, bambaska gozlerde...
aaaah hayatBiribirimizi anlamadan yasiyoruz iste, herkes gözlerini kendi ufkuna dikmis.. Kimse kaldiripda basini bi digerine bakmiyor..
Herkes kendi kuyusunda battikca batiyor..
Ben mi? Ben yerne dibine geldim coktan.. Simdi yerin dibine sariliyorum, daha fazla batma korkusundan...
akdeniz universitesi catismasiTürkiye’nin çeşitli üniversitelerinde bir süredir devam eden faşist saldırıların Akdeniz Üniversitesi’nde geldiği boyut, silah sıkmaya kadar uzandı. Özel Güvenlik Birimi üyeleri ve polisin tavrı ise aynıydı: Saldıranları (faşistleri) korumak, saldırılanları (devrimcileri) sindirmek. Medyanın üzerinde bu kadar durmasının nedeni, hiç kuşkusuz iki faşistin tabancalarını hedef gözeterek ateşlemesiydi. Oysa saldırıda kullanılan tek silah, tabanca değildi. Faşistler her zaman olduğu gibi satır, sallama, sopa, bıçak da kullanıyordu. Bunlar yetmeyecek olmalı ki orak, samuray kılıcı ve tabanca da bu silahlara eklenmişti; ki silahlı saldırıdan önce iki öğrenci faşistler tarafından bıçaklanmıştı ve çatışmanın fitilini de bu ateşlemişti. Aynı olan sadece silahlar değildi, provokasyonlar da benzerdi: “PKK bayrağı asıldı”, “Türk bayrağı çiğnendi, “Apo’nun doğum günü kutlanmaya çalışıldı”.” Şimdi bunlara yenileri ekleniyor: “Yaralananlardan birisi öldü”, “Gazi ve Selçuk Üniversitesi’nden destek için gelecekler.” Şurası bir gerçek, önümüzdeki günler Akdeniz Üniversitesi’nde her şey çok hassas bir zeminde gelişecek. Provokasyonlar tam gaz devam edecek. Devrimcilere düşen görev ise durumu doğru değerlendirip müdahalelerde bulunmak. Ancak bu saldırı, bildik faşist saldırıların bir tekrarı olduğu kadar bir başka şeye de işaret ediyor: AKP çevresinde örgütlenen gerici güçler ile MHP çevresinde örgütlenen faşist güçler, sokakta bir ittifak kurmuş durumdalar. Hedef ise ikili: Sol talepleri sindirmek ve devlet içindeki güçlerini pekiştirerek geliştirmek. Bunları AKP ve MHP yetkilerinin yaptığı açıklamalardan ve İslamcı basının yorumlarından gözlemlemek mümkün. Şıracı (MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural), olayın MHP’ye ilgisini yalanlayarak “düşünce mi okuyorlar, ifade mi okuyorlar, nereden okuyorlar?”(1) siteminde bulundu; partisinin Antalya İl Başkanının yaptığı açıklamadan ve Ömer Ulusoy’un görüntülerinden habersiz. Bozacı (Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek), buna destek vermekte gecikmedi ve bu “münferit” olayın bir partiye mal edilmesini yanlış bulduğunu belirtti. Devamında işaret ettiği nokta ise hayli ilginçti. Çiçek, Akdeniz Üniversitesi Rektörü ve Üniversiteler Arası Kurul Başkanı Mustafa Akaydın üzerinden diğer rektörlere mesaj yolluyordu. Rektörler başka konularla çok ilgilendikleri ve üniversitelerin sorunlarından uzaklaştıkları için ona göre bu durum gayet normaldi. Bu tutum, türban düzenlemesiyle ilgili gerginlikte AKP’nin dilinden düşmeyen “rektörler ve dekanlar kendi işlerine baksın” söyleminin aynısıydı. İslamcı basın ise provokasyonun göz göre göre geldiğini ifade ederek Akaydın’ı sorumlu tuttu. Zaman Gazetesi, Akdeniz Üniversitesi’nde günlerdir süren gerginlikle ilgili Mustafa Akaydın’ın tavrını şöyle değerlendirdi: “Üniversitenin girişinde yabancıların girmesinin önündeki en önemli engel olan güvenlik görevlileri buhar oldu. Böylece dünkü olaylardaki eli silahlı kişiler üniversiteye kolayca girebildi. Dünkü görüntülerin medyaya yansımasına rağmen bugün bile üniversitenin kapısında giriş çıkış kontrolü yapılmadı”(2) . Başka bir internet sitesinde de benzer değerlendirmeler yapılırken, Akaydın’ın “Üniversiteler Arası Kurul Başkanı sıfatıyla özellikle türban konusunda gerilimi yükselten açıklamalarıyla tanındığı”(3) nın altı çizildi. İslamcı basın bununla da yetinmeyerek Akaydın’ın sorumluluğunu ispat etmek için faşist provokasyon söylemlerini kullanarak şöyle başlık attı: “Yasakçının üniversitesini PKK ele geçirmiş”(4) . İslamcı basının bu fırsatçı ikiyüzlü tavrı bununla da sınırlı değil. Bir gün önce hem sivil faşistlerin hem de polisin saldırısına maruz kalan, yaralanan, gözaltına alınan öğrencilerin demokratik kitle örgütleriyle yaptıkları basın açıklaması ve yürüyüş; solcu öğrencilerin gerginliği tırmandırması olarak değerlendirildi: “Akdeniz Üniversitesi'nde dün meydana gelen olayların etkisi devam ederken bugün gerginlik tekrar tırmandı. Sol görüşlü bir grup öğrenci, sivil toplum kuruluşlarının da desteğiyle kampüste tekrar gerginlik çıkardı. Üniversite elemanlarının eylemcilere destek vermesi ise dikkat çekti(5)” Bu tutumun nedeni açık: Türban konusundaki tavrından dolayı Akaydın’ı hedefteki isim yapmak. Yani olayı iki provokatörün silahla üniversiteye girmesi olarak bir güvenlik meselesine indirgemek ve türban konusunda aslan kesilen Akaydın’ın bu olaydaki acizliğini teşhir etmek. Rektör Mustafa Akaydın ise “Türkiye’nin en mutlu üniversitelerinden biri olarak tanınan”(6) yerleşkede çıkan bu olaylardan dolayı bir hayli rahatsız ve şaşkındı: “Akdeniz Üniversitesi bu güne kadar Türk üniversiteleri içinde mutlu bir eğitim, araştırma ortamı olan bir kurum olarak tanınıyordu; bizde de bunlar yaşandı”(7) . Kendisiyle yapılan röportajlarda “çevik kuvvet içerideyken dışarıdan eli silahlı elemanların girmesi, ciddi bir istihbarat ve müdahale eksiğidir”(8) , “silahlı kişinin üniversiteye girmesi de son derece tuhaf; üstelik basın mensupları tarafından yakından çekimi yapıldığı halde bu iki kişinin üniversiteyi terk etmesi ve henüz yakalanmamış olmasını da üzücü buluyorum”(9) değerlendirmelerini yapan Akaydın, PKK bayrağının asılıp asılmadığı sorusuna ise “Antalya’nın göbeğinde bir öğrenci yurdunda PKK'nın bayrağı 4 gün asılı kalamaz. Bu mümkün değil bence. İnanmak istemiyorum. Bana da ilk defa intikal etti”(10) yanıtını veriyordu. AKP’nin yıllardır sürdürdüğü piyasalaştırmayı rektör seçilir seçilmez üniversitesinde uygulayan; üniversitelerinin paralı hale getirilmesine, yaz okulu uygulaması başlatılmasına, bütünleme hakkının kaldırılmasına karşı muhalefet eden öğrencileri bölücülükle suçlayıp soruşturmalar ve tehditleri eksik etmeyen; silahlı saldırganları değil saldırıya uğrayanları polis vahşetine maruz bırakan; terörle mücadele şubesinden özel güvenlik sorumlusu atayan Akaydın, şimdi yarattığı eserin mağduru durumda. Ancak olayın daha önemli bir boyutu var, o da gerici-faşist ittifak. Silahlı saldırıyla bir yandan devrimci öğrenciler baskı altında tutuluyor diğer yandan da (türban konusunda iyice gerilen ve yukarıdan cepheleşmeyle yürüyen) devlet içindeki çatışmasının taraflarından birinin meşruiyeti sarsılıyor. Dolayısıyla belki de sicili bozuk bir faşist için ‘bu provokatör kim?’ demek yerine, ‘ondan daha uygunu olmazdı’ demek gerekiyor; çünkü bir faşistle birden çok kuş vuruluyor. Öğrenciler ise akıntıya karşı durmaya çalışıyor; eğitimde piyasalaştırmaya, gericileştirmeye ve faşist saldırılara direnerek. Taraf olunacak tek yer orası, çünkü diğerleri aynı. lustral''Bu dünyayi biraktin, öbür dunyanin hesabini mi yapiyorsun''
Neden artik insanlar birbirini dinlemeyi biraktilar? Neden herkes kafasinin icine bir kaya yerlestirip beyin niyetine dolaniyor ortalikta..
Hani kimsenin isine karismak istemem ama, sizde bana karismayin canim..! size ne benim ölümümden dirimden..
uff sinirlerim bozuldu yine... jilet'im nerede?Nezleyle bogusup duruyorum.. iyice köseme cekildim bu günlerde, sanirim sandigim kadar saglam dostluklar kuramamisim..
Yada belki hersey gibi o da bu dünyanin cikarciligindan, sahteliginden nasibini almistir.. bilmiyorum..
ama bir kez daha anladim; ya kendine güvenirsin.., yada hickimseye!
Arkadaslar bugünlerde bana cok sorulan bir soruya aciklik getirmek istiyorum..
Bir cok insanin bana sordugu gibi ben jilet falan yemiyorum..
Jilet yiyen kiz bir Atilla Ilhan siiri, ve Ahmet Kayanin söyledigi ilk rock tarzi sarkidir..
Lütfen tuhaf tuhaf sorular sormadan önce bir arastirin =) offffBelki birgün özlersin, belki aklina gelirim, belki herseyi anlarsin, belki beni bulursun.. belki belki belki!!
Sen kendini kaybetmisken ben kendime yabanciyken nasil bulucaksinki beni...
Keske dertlerim senden ibaret olsa..
Hayatim belkilerden ve keskelerden ibaret..
Hikayeymis, ben daha kendi hikayemin icinden cikamiyorum.. hikaye yazmak benim neyime?
Kusura bakmayin yazmiyorum ben, isteyen devam etsin..
''Bin bicak var sirtimda, biniylede adassin.. Her biri hayran sana..'' Hikaye =)Nede cok hayaller yüklüyordu hayatina, belki bukadar hayal kurmasa okadar karamsar olmazdi.. cünkü aslinda hayalerinin gerceklesmeyisi onu sogutuyordu hayattan..
Tam bunlari düsünürken birden karanlik cöktügünü fark etti. Nede cabuk geciyordu onun icin o up uzun günler geceler, halbuki öyle ahim sahim bi hayati da yoktu..
Geçen gün at yarışlarına gitmişti hipodroma, onun icin ayrı bir dünya orası. Atlar sadece bir sefer geçiyor ve atlarla birlikte yüzlerce insanın hayalleri.
Bir baba, kızı ile birlikte gelmişti yarışları izlemeye. Küçük kız babasının üzerine bahis oynadığı at birinci gelince çığlık attıverdi. Baba da sevinç dolu gözlerle kızına baktı ancak daha sonraki yarışlarda kaybetme olasılığı aklına gelince birden gözündeki o canlılık ve neşe siliniverdi.
İşte saniyelerle tanımlanabilen bir sürede insanların ruh hallerindeki dalgalanmaların kolayca görülebileceği yerlerdir hipodromlar. Kazananı ve kaybedeni ile (çoğunlukla) bir hayal dünyasından daha gerçektir aslında.
At yuvarlak değilse ve ofsayta düşmese bile bahisçiler her daim ofsaytta ve en yuvarlağından feleksiz çarklarında yitirmektedirler günden güne umutlarını...
Anlamadigi bir dil de yasiyor gibiydi hayati, ona göre bütün hayati hic blmedigi bir dilde olan bir agit gibiydi.. Hic de mutlu degildi o kücük burjuva hayatinda..
Hos oda herkes kadar cilvelesmisti kaderle.. Ama karamsarliginin gercek sebebi.. o en derindeydi iste.. herseye yarim kalmis gibiydi.. Simdi bide yalnizligi vardi
düsünmesi gereken.. Hicbirsey o sarkili türkülü aksam sefalarinda ki gibi degildi.. Hicbisey gencliginin ortasinda icindeki yasli insani cikartmak kadar da aci vermiyordu..
Bi filmde görmüstü, adressiz mektuplar yazmayi.. Kendine bi mektup yazmak istedi.. kalemin kagitla bulustugu o ince ani yasamak istedi:
''Ne kadar uzadı cümlelerim hüzünlerim gibi. Ne kadar bitmeyenleri deşiyor yüreğim. Hazin bitişleri anlatırken kalemim seni ve kaybettiklerimi yazıyor. Her çekenin sırtında yüklüdür acıları ve bir kenara yığılıdır gözyaşları, eskimiş çanaklar içinde saklanan kurumuş gül yaprakları gibi… Ama şükretmek var ya Tanrı’ya, önemli bir lütuf bence. Ya sevmeyi bilmeseydim. Ya sevda ile hiç tanışmasaydım, ya hiçbir gözle göz göze gelmeseydim. Ya kendimi tanımasaydım. Sevmek bir lütuf ise acı çekmek kaybettikten sonra şükür olmalı… Sevdiğine sevdana, arkasından bitmemiş cümlelerimsin diyebilmek… Kaybettiklerimizin ardından ağlamak… Gözyaşlarımızı, tek tek titreyen ellerimizle toplamak ve biriktirmek ne denli acı verse de sevmiş olmak yine de güzel bir mevsimdir ömrümüzde. Sevmeyi sevmek… Sevdaya sevdalanmak… Gönüllü hücrelerde müebbet hapislere razı olmak. Her sevdada bir hücre evi mahkûmlar bazen el ele kelepçeli, bazen de her bir hücrede ayrı bir deli. Deliliğin adı değil mi sevdalanmak ezelden beri? Bitmek tükenmek bilmedi cümlelerim, ya sevdiğimin yüzüne, ya sevdamın ardından ağıtlara, ya sessiz seslenişlere dönüştü yürek seslerim. Karanlığı sever acılar. Puslu havada Kurt’un hâkimiyeti gibi. Yüreğinizde pençelerini hissedersiniz yalnızlığın, nefesinizi keser bekleyişler. Darağacına gidecek mahkûmdan daha sakinsinizdir bekleyişlerinizde, sabırdan donarsınız, kendi kendinize konuşmalarınız çoğalır, kelimeler büyür ağzınızda yutulamayan lokmalar gibi. Zehir akar içinizden, kendi zehrinizle zehirlenirsiniz sanki. Susmalar galibiyette, cümleler içinizdeki kan göllerine dönüşür. Size de bu kan göllerinde boğulmak düşer. Bitmeyen bitirilemeyen cümleler turuncu kızıllıkta kamaştırır gözlerinizi. Sabahların maviliğinde pencerenize konan minik bir serçeye uzatırsınız ellerinizi son çaresizliklerinizde, hiç değilse onun sevgi gülümsemesi yüreğinizi serinletsin diye ama… ne çare kanlı ellerden korkar her serçe.. Ben, evet ben dönmeliyim hücreme!'' Evet, kendine bir mektup yazip bitirmisti.. Okumak istedi ama korktu yazdiklarindan.. Bu bi acidan kendisiyle yüzlesmek olucakti cünkü..
Duymustu ordan burdan, kendinize mektup yazin diye bir psikolog tavsiyesini.. Hayir, o kendine ayna tutamazdi, yüzlesemezdi kendisiyle bu saaten sonra..
Acamazdi sayfa sayfa gecmisi.. Bunlari düsünürken aslinda gecmisine, en eskiye bir adim attigini nereden bilecekti..
Sabah erkenden uyanmisti, günes perdenin araligindan bir hirsiz misali iceriye girmeyi basarmis odasinda ki tozlarla adeta dans ediyordu.. Bir süre yataktan kalkamadi.. Yatak odasini inceliyordu ve birden duvar kagitlarinin rengine gözü takildi.. Cok hos bir beyazdi ama solmustu yillarla birlikte oda.. Hic resim yoktu duvarlarda.. Bos bir sayfa gibiydi.. belkide hayatinda hic acmayi basaramadigi bos sayfaya benzedigi icin böylesi daha hosuna gidiyordu.. belkide anilardan yeterince korktugu icin.. bilemedi.. bitek kapinin tam esiginde, o hic tanimadigi yasli kadinin resmi vardi. Cok degerli bi tablo demisti amcasi..
Amcasi.. özler gibi oldu bi an.. kendine güldü sonra.. neyi özlüyordu, onun evinde bir siginti gibi yasamasini mi.. hep kendini borclu his edisini mi..
Aslinda böyle olmamaliydi, kan bagi vardi sonucta.. Ama böyleydi iste.. calmislari el birligiyle cocuklugundaki cocugu...
Ama kirgin degildi artik, icindeki cocuk öldügünden beri; küsmeyide unutmustu..
HihiBenim hikayeden birsey cikmadi.. Edebiyat sevgisi az bir halkiz vesselam. Gerci bana da gelip gitmisti öyle devam etmezdim belki de=)
Fark etmedigimiz birsürü degisiklik oluyor hayatmiz da, ama yinede monotonluktan sikayet ediyoruz.. Birileri bizim adimiza kararlar aliyor, bize kader gibi geliyor belki de.. ama aslinda hep baska insanlarin etkisi, üzerimiz de olan egemenlikleri..
Insanlar kendilerini birilerine satmaya calisir sürekli cünkü (beden olarak satmak degil yanlis anlamayin)..
Ve bazen, en sona gelmisken fark ediyoruz.. kendimizi bitek kendimize satamadigimizi..
|
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|